|
Girit'in Fethi
Kandiye fethiyle oldı cümle âlem-i kâmyâb
ile
Çelebi Sultan Mehmed Han ki lütf-i Hakla
Oldı mâlik böyle bir mülke olub nusret
ile
Devletinde oldı bu mâbed yine İslâm'a
zam
Akdeniz’deki beş büyük
adadan biri olan Girit, Akdeniz’in doğusu ile Osmanlı sahillerinin
arasında olması ve kıtalar ve denizler arası geçiş güzergahında
bulunması sebebiyle stratejik açıdan çok önemli bir konuma sahipdi. Frenkler
adayı eski merkezi ve en büyük
şehri olan Kandiye veya Krete (Crete) ismiyle anmaktadırlar. Kıyıları
son dereceye girintili - çıkıntılı bir yapıya sahip olan ada Kıbrıs
Adası büyüklüğündedir.
Kıbrıs'ın müslümanlar
tarafından 648 yılında ele geçirilmesinden sonra ilk kez 826
yılında müslümanların eline geçen Girit Adası müslümanların
adadaki 134 yıllık hakimiyetlerinden sonra Bizanslılar tarafından 960 yılında geri alınmış
ve 12 Ağustos 1204 yılında yapılan bir anlaşma ile
dördüncü haçlı seferi sonunda Montferrat Markisi Bonifas tarafından
Venediklilere 100.000 gümüş karşılığında satılmıştır.
Adaya Türkler tarafından yapılan ilk sefer, 1341 yılında Aydınoğlu
Umur Bey tarafından yapılmıştır. Daha sonra 1427 yılında başka bir
hücum yapılmış, adadakiler karşı koymuşlarsa da Venedik
Cumhuriyeti’nin buradaki nüfuzu sarsılmış, burayı savunma zorunluluğu
doğmuştur. Osmanlılarla dostane ilişkilerine ağırlık vermelerine rağmen,
1469’da çeşitli taarruzlardan kurtulamamıştır. 1533’te adanın çeşitli
noktalarına çıkılmış, 1538 Osmanlı-Venedik savaşında Barboros
Hayreddin Paşa tarafından oldukça hasara uğratılmıştır.
Osmanlıların,
1521 yılında Rodos ve 1571 yılında Kıbrıs adalarını almaları, ciddi
bir Akdeniz egemenliği politikaları olduğunu göstermektedir. Girit
Seferi de uzun bir zaman tasarlanmış ve hazırlığı son
derece gizli tutulmuştur. 1644 yılında Darüssaade ağası Sünbül Ağanın Mısır’a giderken
Malta korsanları tarafından saldırıya uğraması ve elde ettikleri
ganimeti Girit’e getirmeleri Osmanlılar için bir fırsat olarak görülmüş,
Malta’ya hareket olarak açıklanan Girit Seferi'nin hazırlıkları büyük
bir gizlilik içinde yapılmıştır. 1645 ilkbaharında başlayan ve dış
destekçilerin katkılarıyla birlikte bir satranç oyununa dönüşen savaş
1669 sonbaharına dek sürdü. Bu çeyrek asır
süren savaş Osmanlı tarihi için de Venedik tarihi için de farklı bir
anlam kazandı.
"Girid Cezire Tarihi" adlı eserde Adanın coğrafî durumu şu şekilde
ifade edilmektedir: “Kitâb-ı Atlasda mestûr olduğı üzere Girid
cezire bir tulânî ceziredir ki şarkdan garb ile yüzyetmiş mil imtidâdı
ve elli mil kadar ‘arz vardır çevresinin devri beş yüz seksen sekiz
mil olub içinde ‘azîm tağlar ve sular vardır ma’mûr ve mahsûldâr
ceziredir...”

Türk
Çadırlarıyla Kuşatılmış Girit Bombardıman Altında
Adanın şehirleri konusunda ise şu bilgiler mevcuttur:
“evvelâ Kandiya başşehridir ve cezirenin orta yerinde ve denizin
kenarındadır ve gayet metin kal’adır ve pek eyü limânı vardır ve
limânın iki tarafında iki kal’a kulesi vardır ve nice kal’a güb
tobları üzerlerinde olur ve ehl-i İslâm bu kal’ayı nice seneler
muhasara idüb ve bunca kanlu cenkler ve yürüyüşler eyledikten sonra
yigirmi beş seneden sonra cümlesin feth itmişlerdir ve Hanya
Kandiya’dan evvel feth olunmuşdır ve Hanya kal’ası garb tarafında
deniz kenarında bir eyü ve metin kal’adır ve bunca büyük tersâneleri
dahi vardır her biri hazta olmağla muhtâcdır ve cümlesi yontma taşlardır
ve Hanyanın bir eyü limânı vardır bin elli beş senesinden berü ehl-i
İslâm cenk idüb tâki bin seksânda mâhı Cemâziye’l- âhirin
gurresine kadar feth itmişlerdir ve bin yüz üç senesinde Venedik küffârı
ile muhasara idüb hasarât ve nedâmet ile girü dönmüşdir ve Resmo
kal’ası Kandiye ile Hanya arasında bir kal’adır ve iç kal’ası
var ve limânı dahi vardır bin elli altısında sene-i mübârekede bu
kal’a feth olunmuşdır ve dahi bundan başka İstiyâ Kandiyeden şark
cânibine deniz kenarında bir küçük kal’ası vardır ve lâkin metin
kal’adır ve Ağranbosa Giridin tâ kenarında garb cânibinde bir
kal’adır ol dahi gâyet metin ve yüksek kal’adır ve Suda Hanyanın
önünde ve deniz içinde bir metin kal’adır ve üzerinde bunca büyük
tobları vardır bir boğaz limânı olurki yedi kıralının dahi
donanması gelürse cümle içinde sagar ve mahfûz olacak yerleri vardır
şöyleki Akdenizde öyle bir metin limânı yokdur şöyleki dil ile vasf
olacak değildir ve üzerinde sarınclar hazr idüb kış eyyâmda havayla
mâl-a-mâl dolar ve kal’a üzerinde iki bin kadar nüfûs sâkin olacak
yerleri ve evleri vardır ve İsperlanka Kandiye ile İstiyâ kal’alarının
arasında ve deniz içinde bir metin kal’adır ve anın dahi iki boğazı
vardır ve anın içinde yüz beğ gemileri girüb sığınacak yerleri
vardır ve evleri bir kaya üzerinde binâ olunmuşdır ve zikr olunan
kal’aların cümlesi Giridin cânib-i şimâlindedir ve cânib-i cenûbundadır
ve bundan başka deniz etrâflarında ve kara taraflarında bunun gibi
metin kal’aları vardır”

Osmanlı
Donanması'nın Girit Çıkarmaları'ndan Birisi
Doğu Akdeniz hakimiyetinin üç adımda gerçekleştiği kabul edilirse Kanuni Sultan Süleyman 1522 yılında Doğu Akdeniz’de
tarihî ticaret yollarının hareketliliğini sağlamak ve İstanbul-İskenderiye
deniz yolunu emniyet altına almak bakımından önemli olan Rodos’u
alarak birinci adımı atmış, 48 yıl sonra Kıbrıs’ı fethederek
ikinci adımı atmış, üçüncü adım ise uzun bir mücadeleden sonra
ele geçirilen Girit’in fethi olmuştur.
1571 yılında Venedikliler Kıbrıs’ı
da kaybettikten sonra, sıranın Girit’e geldiğini ve bu konunun
Divan’da konuşulduğunu İstanbul’da bulunan temsilcilerinin hükümetlerine
bildirmesi üzerine, buranın da ellerinden çıkmaması için adadaki
kalelerin kuvvetlendirilmesine bütün güçleri ile girişmişler, her ne
kadar dostluk politikasını korumaya çalışmışlarsa da korsanlık
faaliyetlerini desteklemekten de geri kalmamışlardır. I. Ahmed döneminde
iyice konsan yatağı haline gelen adanın fethi ciddi bir şekilde düşünülmeye
başlanmıştır.
XVI. yüzyılın sonunda Venedik Cumhuriyeti’nin elinde sadece Girit ve
İonian adaları kalmış, Rodos adasının Osmanlılar tarafından
fethedilmesinden sonra sıra Girit’e gelmiş, Akdeniz egemenliği için
son nokta olarak kabul edilen adanın fethi için bir fırsat beklemeye başlanmıştır.
Oysa ki Kanuni Sultan Süleyman devrinde Girit’i elinde bulunduran
Venedik’in Türkler karşısında yalnız kalmamak için ticari
menfaatlerini kaybetmemek gayesiyle Doğu politikasını Osmanlılarla
dost geçinmek ve onlar aleyhindeki ittifaklara katılmamak olarak
belirlemiştir.
1644 yılında Darüssaade ağası Sünbül Ağanın Mısır’a giderken
Malta korsanları tarafından saldırıya uğraması ve elde ettikleri
ganimeti Girit’e getirmeleri üzerine sefer hazırlıkları başlatılmıştır.

Osmanlı
Donanması'nın Girit'in Kandiye Şehrine Saldırısını Gösteren Bir Plan
Seferin Başlaması:
Sultan İbrahim, öteden beri Girit fethine taraftar olan Silahdar Yusuf
Paşa’nın Sadrazam Semin Mehmed Paşa’nın tüm muhalefetine rağmen
ikna çabaları neticesinde sefer kararını aldıktan sonra esas hedef
gizlenmiş Malta’ya sefer yapılacağı duyurulmuştur. 1565 tarihinde
Malta’ya yapılan seferin tekrarı olacağı görüntüsü verilmeye çalışılmışsa
da, Venedik balyozu Soranzo Beyoğlu’ndan gönderdiği mektuplarla
Kandiye ve Korfu’nun tehdide maruz kalacağına dikkat çekmek istemiştir.
Osmanlı donanması Mora’nın batı kıyısındaki Navarin’e aslında
bu niyetlerini saklamak için gitmişler, fakat donanma 23 Haziran’da
Girit’in güneybatı kıyılarında göründüğünde Venedikliler
Osmanlılarla yeni bir savaşın başladığını anlamışlardır. Sefer
hazırlıkları için Silahdar Yusuf Paşa’ya kara ve denizde serdarlık
görevi verilmiştir.
“…Kapudân-ı müşârü’n-ileyh Yusuf Paşa dahi mâh-ı Rebiyü’l-evvelinin
dördünci rûz-ı yekşenbedeki mâhevâ redi-i şitekin yigirmi
birincide azîm donanma ve şenlikler ile Malta seferi nâmıyla azm-i gazâ
idüb cânib-i bahr-i sefide bâdbân gûşa-yı müteveccih oldı…”
Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere, sefer Malta olarak bildirilmişse
de asıl hedefin Girit olduğu açıktır.
“...Rumili ümerâsına ahkâm-ı şerife gönderdi ki evvel baharda
mahrûse-i Selânike varub âlât-ı piyâde ile mirmirânları yanında
mevcûd olalar ve Anatolı eyâletinden Kastamonı ve Saruhan ve Hamid ve
Teke ve Ankara ve Aydın sancaklarına ve eyâlet-i Karamanda Kırşehri
ve Niğde ve Aksaray beğlerine ve eyâlet-i Sivasdan Çorum ve Amasya ve
Bozok beğlerine ve sâ’ir ‘askeriyeye hükm gönderdikim cümlesi Sakız
mukâbelesinde Çeşme dimeğe ma’rûf iskeleye varub mirmirânları
me’mûr olmağla serdârları olan mirâhûr-ı sâbık bi’l-fi’il
Amasya beği Ahmed Paşa yanında mevcûd bulunan vâli-i vilâyet-i
Karaman Turak Paşa bu cümle sefineye koyûb göndere...” .
Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığı üzere, asker temini için
eyaletlere fermanlar yollanmıştır. Toplanan askerlerden Rumeli
askerinin Selanik’ten, Anadolu askerinin Çeşme limanından gemilere
bindirilmesine karar verilmiş, Amasya beği Ahmed Paşa görevlendirilmiştir.
Donanma ilk önce Sakız’a giderek, burada Çeşme’den gelen kafileyle
birleşecek Termis limanında Selanik’ten gelen gemiler birleştikten
sonra topluca Navarin limanına gidilecekti.

Türk Gemileri Girit'e Saldırıyor
“...Hasan Paşa Selânik’e varûb Rumili ümerâsını da’vet ve
cem’ eyledi ve bu tarafdan ücret ile elliden mütecâviz bazargân
gemileri dahi isticâr olunub ‘asker-i mezkûrenin zâd ü zevâdelerini
tahmîl idüb donanmadan evvel irsâl kılındı toksan pâre karamürsel
kalyon ve şayka Selânik’e irsâl olunub ve altmış pâre sefine dahi
Çeşme’ye varûb limanlara lengerendâz oldılar...”
“...Rumili beğlerbeğisi Hasan Paşa Rumili ‘askeriyle ve yeniçeri
kethüdâsı Murad ağa ve Samsoncubaşı İbrahim ağa yeniçerinin önüne
düşüb gemilerden mühimmât ihrâc olundukdan sonra Hanya hisarı
muhasarası fermân buyrulmağın ahşam vakti hisâr-ı mezbûr cânibine
teveccüh olundı...”
Yusuf Paşa’nın ilk hedefi Hanya ve Aya Todori kalelerini almaktı.
Çünkü buraların Osmanlılarca stratejik önemi büyük idi ve de
savunmaları da oldukça zayıftı. Aya Todori’de bulunan iki kale iki günde
ele geçirilebilmiştir. 23-24 Haziran 1645 tarihinde Girit’in kuzeybatı
kıyılarına varılmıştır. Küçük Hasan Paşa’nın kuvvetleri
Hanya’yı 57 günlük bir muhasaradan sonra 22 Ağustos’ta ele geçirmişlerdir.
Kışın hazırlıklarla geçirilmesinden sonra, 1646 yazında önce
Apokorona, ardından Resmo kuşatması başlamıştır. Bir süre kuşatıldıktan
sonra bu kale de fethedilmiştir. İki gün sonra Milapotamo, ertesi yılda
da Yerapetre ve Mirabelo Osmanlı topraklarına katılmıştır. Hüseyin
Paşa cesareti ve gözüpekliğinden dolayı “deli” lakabıyla anılmıştır.

Türk Gemileri Girit'e Saldırıyor
Baharda Çanakkale Boğazı Venedik Amirali Morosini tarafından ablukaya
alınmış, böylece Osmanlı kuvvetlerinin adaya takviye göndermesine
engel olmaya çalışmışlardır. 7 Nisan 1646 tarihinde Morosini
Bozcaada’yı muhasara altına almış, bu konuda Sultan İbrahim
sadrazamlıktan azlettiği Semin Mehmed Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırmak
gayesiyle Girit seferlerine serdar-ı ekrem olarak atamış ve o da
Kapudan-ı derya Koca Musa Paşa ve Küçük Hüseyin Paşa’yı yanına
alarak Girit’e gitmiştir.
“...bu tarafdan kapudân Musa Paşa Hanya limânına vâsıl olduktan
sonra gemilerden zâhire ihrâc iderken hikmet-i hüdâ kış eyyâmı
olmağın azîm fırtuna olub liman ağzında lengerendâz olan gemilerden
beş pâre şayka zâhire ve ekseri ademler gark ve helâk olub bâkileri
dahi demür üzerinde durmak mümkün olmayub ve hâli keyfiyetleri mükedder
olmağla Hanya limânında durmak mümkün olmadığından merkûm kapudân
paşa donanma ile yelkene kaldırub Mora tarafına teveccüh eyledi ve yol
açığında Ağriboz ceziresi önünde bir harbî küffâr kalyonuna rast
gelüb sarıldıkda ‘asker-i islâm göz açdırmayub küffâra gâlib
olacak mahalde -biemrillahi’l -ve’l-kahhâr( )- mezbûr kapudânın vâdesi
tamâm olmağın bir kurşun dahi isâbet etmekle şerbet-i şehâdet nûş
idüb ve gâm-ı dünyayı ferâmûş eyledi”.
Venedik elçisi barış görüşmeleri için talepte bulunmuş, karşılığında
şu şartlarla karşılaşmıştır:
“..evvelâ sulh içün gelecek elçi bir def’a yüz bin altun getürüb
ve Kandiye kal’ası cizyesi olmak üzere beher sene on iki bin altun
vire ve bu sene aldıkları kal’aları Kandiye kal’ası karşusunda
olan yeni kal’ayı hedm ve Suda kal’asın ve limânını virüb yedi
kal’ada olan esirleri ıtlâk olunmak...”116
Bu şartları duyan elçi, her maddeyi kabul ettiklerini lakin Suda
kalesini teslime razı olmadıklarını bildirmiştir:
“Suda kal’ası bizin sermâyemiz olûb ve iftihârımız olmağla şöyleki
bir taşı bir cevher taşa zimem olub şöyleki bir taşını virmeğe rıza
olmağa teslim etmeğe ihtimâlimiz yokdur”.
Osmanlı
Donanması'nın Girit Çıkarmalarından Birisi
Suda kalesinin verilemeyeceği Venedik tarafından bildirildikten sonra,
Osmanlılar tarafından gerekli tedbirler alınarak tekrar muhasaraya ağırlık
verilmiştir. Bir süre sonra tekrar sulh talebinde bulunan Venedik
Cumhurunun bu talebi samimi görülmediğinden ve bir hilekar kavim
olduklarını her fırsatta ispat etmiş olduklarından dolayı geri çevrilmiştir.
Venedik elçisi Kaymakam Kara Mustafa Paşa’ya gelerek tekrar barış görüşmelerinde
bulunmuş, paşa da onlara her yıl yirmi beş bin altun ve Kilis ve
Kandiye kalelerinin teslim edilmesini, buna ruhsatı yoksa hiç
gelmemesini bildirmiştir. Bundan sonra gelen elçilerin sulh görüşmelerinden
de sonuç alınamamıştır. Savaş durumu söz konusu olduğu için bir
önceki maddelerden başka herhangi bir taleple gelmediklerinden dolayı
tevkıf edilmelerine karar verilmiştir.
Nitekim uzun ve zahmetli bir muhasaranın neticesinde barış için istek
doğmuştur. 28 Ağustos 1669’da Venedik tarafı barış istemiş, görüşmelerin
uzamasından dolayı 8 Rebiyü’lahir 1080/ 5 Eylül 1669 tarihinde anlaşma
imzalanmıştır.
Voltaire der ki: “Türkler askerlik fennine Hıristiyanlara karşı üstün
olduklarını bu muhasara (Kandiye) esnasında göstermişlerdir.
Avrupa’da görülmemiş büyüklükte toplar karargahında dökülmüştür.
İlk defa hendekler bu kadar düzgün yapılmıştır. Bu usulü Fransızlar
Türklerden almışlardır.”
Sonuçta şunu da eklemek gerekirse, Osmanlılar Kıbrıs örneğinde olduğu
gibi Venedik’e karşı Akdeniz’deki Katolik devletlerin müşterek
kuvvetlerine karşı savaşmak zorunda kalmışlardır. Özellikle,
Fransa’nın açık veya gizli yardımlarıyla Kandiye muhasarası uzamış,
Fransız asilzadeler topladıkları gönüllü askerler ve harp gemileri
ile imdada gelmişler, fakat onların bu hareketleri savaşın gereksiz
yere uzaması ve daha fazla kan dökülmesinden başka bir netice sağlamamıştır.
Özellikle zağarcıbaşı Zülfikar ağanın Kandiye önündeki tahkimatına
karşı hiçbir şekilde başarılı olamamışlar, Mart 1669 tarihinde
kuvvetlerinin yarısını burada bırakarak Fransa’ya geri dönmek
zorunda kalmışlardır.

Girit'e Muzaffer Çıkış
5 Eylül 1669 tarihinde Osmanlı Devleti adına Köprülüzade Fazıl
Ahmed Paşa ile Venedik adına Françesco Morosini arasında yapılan bir
barış anlaşmasıyla bu savaşa son verilmiştir.
"Girid Cezire Tarihi"adlı eserde anlaşmanın ondört madde açıklanmaktadır.
Anlaşma maddeleri şunlardır:
“Birinci Madde: Zikr olan Kandiye kal’ası bi’l-cümle mühimmât ve
cephanesiyle ehl-i islâma teslim oluna,
İkinci Madde: Suda, İsperlanka ve Granbosa palankaları kemâkân
Venedik keferesi elinde kala,
Üçüncü Madde: İki tarafından esirleri habsden halâs idüb koyvire,
Dördüncü Madde: Akdeniz’de vâki’ devlet-i aliyye zabtında olan
adalara bir ziyân yâhûd bir muhâlif iş olunmaya,
Beşinci Madde:Akdeniz’de bir kayık zâyi’ olursa Venedik tarafından
tazmîn ve bahasını vire,
Altıncı Madde: Galata’da Venedik balyozu oturub ve bir mukîn hânesi
ola,
Yedinci Madde: Sa’ir
iskelelerde dahi balyozları ola,
Sekizinci Madde: Bu senede vâki’
olan Kilise palankası Venedik elinde ola,
Dokuzuncu Madde: Sulh akd
oluncaya değin iki tarafından rehnler ola,
Onuncu Madde: Kandiye’den ılımanlı
havada karşu İstendiye adasına taşınmak için ve on iki gün mühlet
virile,
Onbirinci Madde: İstendiye’den
tez kalkûb dahi dinlenmeyüb gemilerimiz donanınca birkaç gün
oturalar,
Onikinci Madde: Kal’ada sâkin
olmak isteyene kimse mâni olmaya, malına ve canına zarar olunmaya,
Onüçüncü Madde: Ahdnâme-i
hümâyûn mukaddemâ virildiği gibi virile,
Ondördüncü Madde: Venedik büyükelçisi
hedâye ile gele. Ve gayrı Kandiye teslimine müte’allik olan dört
madde mutazammın temessükler tahrîr olunub ve mâhı Rebiyü’l-ahirin
tokuzıncı güni mükâleme iden kâfirleri alûb huzûr-ı serdâra getürüb…”
Muahedat Mecmuası'nda anlaşmanın 17 maddesi de bulunurken farklı olan
maddeler şunlardır:
1.Mauna ve sâir çekdiri gemilerin toblarının girü Venedik gemilerine
konulmaya,
2. Bu on iki gün mühlette iki tarafın askerleri bulunduğu yerlerde karâr
idüb ilerüye hareket etmeyeler,
3. Gemilerine bir saat evvel binip gitmek için yanlarına iki adam tayin
edile,
4. Venedik donanması limândan kalkdıkdan sonra gitmek tedârik görüp
gidince, dahl ü taarruz olunmaya,
5. Bu cümle mevâd iki lisan üzere imzalanub icrâsı ve ibkâsı içün
ahd ü peymân oluna,
6. Kapudân ceneral bir az cebehâne taleb eyledikde dört kıt’a tob
ihsân edile.
Anlaşma metnine bakıldığında yerli halka zulüm yapılmadığı,
hareketlerinde ve tercihlerinde serbest bırakıldıkları ve hatta taşınmalarına
bile yardım edildiği görülmektedir.

Girit'de
Kontrol Sağlanıyor
27 Eylül günü (Cemâziye’l-evvelinin gurresi) saat üçte
Kandiye’nin 80 civarında olan anahtarları iki gümüş tepsi içinde
Fazıl Ahmed Paşa’ya teslim edilmiştir.
Fazıl Ahmed Paşa 1669-70 kışını Girit’te geçirmiş, kış boyu
Kandiye ve diğer şehirlerin imarı için uğraşmış, 5 Mayıs 1670
tarihinde buradan ayrılmış ve Girit valiliğini Ankebut Ahmed Paşa’ya
tevcih ettikten sonra 1 Temmuz 1670 tarihinde Edirne’ye ulaşmıştır.
“...devletlü sadr-ı azam ve serdâr-ı ekrem hazretleri bin seksân
bir senesi Muharremü’lharem onuncı güni ta’am-ı aşûreyi fakir ü
fukârâya ihsân olunub ve donanma-yı hümâyûn gemilerine girüb âsitâne-i
devlet-i aliyye tarafına müteveccih ve revâne olub...”
Osmanlı Devleti’nin Ege Denizi’ne yönelik egemenlik mücadelesi böylece
Girit’in fethedilmesiyle birlikte İstendil adası hariç tamamlanmıştır.
1715 yılında bu adanın da ele geçirilmesiyle -ki 21 Temmuz 1718
tarihli Pasarofça Antlaşması ile- egemenlik tamamlanmıştır.
Fransa’nın Venedik’e maddi-manevi yardımlarının Osmanlılar tarafından
bilinmesine rağmen, Fransa nakliye gemileriyle Girit’e asker sevkıyatı
sağlanmıştır. Ticaret sürse de Fransızların da Venedikliler gibi
ticari itibarları zedelenmiştir. 1659 yılında Fransa elçisi Jean de
La Haye’nin Venedik Cumhuriyeti’nin şifreli mektuplarını açıklamadığı
gerekçesiyle Köprülü Mehmed Paşa tarafından Yedikule’de hapsedilmiş
olması dikkat çekicidir. Yerine gönderilen elçiler de bu gerginliği düzeltememiş,
savaşlar sona erene kadar Osmanlı-Fransız ilişkilerinde iyileşme
olmamıştır. Denis de la Haye’nin Fransa’ya geri döneceği sırada,
Kaymakam Kara Mustafa Paşa Tırhala’da onu kabulü sırasında şöyle
söylüyor: “Kandiye yalnız Fransızların yardımıyla ayakta duruyor,
orada bulunan gemiler, para Fransız kaynaklıdır. İyi niyetle dostluğa
güvenerek ve bol para vererek askerlerimizi taşımak üzere kullandığımız
Fransız nakliyat gemileri gidip yolda Venedik ve Maltalılara teslim
oluyorlar” Bu sıralarda XIV. Louis’nin yanında başbakan olarak görevde
olan, daha önce Papa’nın diplomatik temsilcisi ve en güvenilir adamı
olarak görünen Mazarin, Venediklilere parasal ve askerî yardım
yapmaktan geri kalmamıştır. 20 Haziran 1658 tarihinde Mazarin’in yazdığı
bir mektupta Türklere karşı mücadele için Venedik’e 100 bin ekü gönderildiği
belirtilmiştir.Ayrıca Köprülü Mehmed Paşa’nın Fransa elçisinin
hapsolup, daha sonra da sınırdışı edilmesini bildiren mektubu için
Fransa XVII. yüzyılda -birbiriyle çelişen- iki farklı politika izlemiş,
bir yandan dostluk adına kapitülasyonların yenilenmesini isterken, diğer
yandan gizli veya açık Venedik’e yardımda bulunmuşlardır. Fakat
Osmanlılar, Fransızların bu çift taraflı siyasetlerinin farkında
olmuşlar, çoğu kez şiddetle tepkiler göstermişler, bu elçinin hapse
atılması ve sınırdışı edilmesi şeklinde olmuştur. 1658-1665 yılları
arasında ilişkiler neredeyse kopmuştur.
1645 yılından itibaren Osmanlı Devleti kendi yönetim örgütü kurmayı
amaçlamış, Resmo fethedildikten kısa bir süre buraya bir kadı tayin
etmiştir. Adanın ilk Müslüman sakinleri fethi yapan yeniçeriler ve
merkezden tayin edilen görevlilerdir. İlk fetihten sonra hemen göç ve
şenlendirme politikası uygulanmamış, XVII. yüzyılın sonunda yoğun
ihtida süreciyle adanın Müslüman kitlesi oluşmuştur. Hoşgörü
siyasetiyle adada etnik dönüşüm ve huzurun sağlanması amaçlanmıştır.
Daha önce Rodos adası Türkler tarafından fethedildiği zaman,
oturanların bir kısmı adayı terk ederek şövalyelerle gitmiş, bir kısmı
da Girit adasına göç etmiştir. Buraya başka yerlerden nüfus
nakledilmiştir. İnsanlara cazip kılmak için her türlü din ve mezhep
serbestisi yanında vergiden beş yıl muafiyet de tanınmıştır.Bu uzun
süren savaş esnasında adadan göçler de olmuş, özellikle Kandiye
savaşları sırasında Nakşa adasına 300 kişi kaçmış, Kaşot adasına
da Giritliler göç etmişlerdir. Yine Kandiye savaşları sırasında
kaleden kaçan “kefere”nin Müslüman olmalarından sonra kaledeki
geri kalan “kefereler” zor durumda kalmışlardır. Bir başka olayda
da, birkaç yüz nefer “hırvat ve soltat küffar” serdara gelip İslama
geçmiş, bunlara serdar-ı ekrem “inam ve ihsanda” bulunmuş, yüz
nefer bir kapudan başbuğ tayin olunmuş, Torbalı Mehmed Paşa da bunların
üzerine komutan tayin olunmuş ve bunlara ulufe ve tımar tevcih edilmiştir.

Osmanlı Girit'i
“...taraf-ı küffârdan cânib-i ordu-yı hümâyûna yüz kâfir gelüb
ve yine ertesi olacak ve yine on dört kâfir küffâr ‘askerinden bizim
‘askerimize gelüb ale’t-tarik üzere islâma gelüb ehli imân oldılar
ve serdâr-ı ekrem bunlara ta’yin...”
“...Kandiye kal’asından birer ikişer üçer kadar kefere firâr idüb
ve gelüb ehl-i islâma mülhâk olûb ve din-i islâma gelürdi ve gelân
kefer(e) eylerlerdiki kal’ada olan kefereler gâyet zebûndur ve zâhire
dahi yoğdur ve lâkin lağımlar ziyâdesiyle mukayyed olunmuşdır ve lâkin
birkaç gün geçüb her iki tarafdan cenk olmayub asûdehâl oldılar
üç günden sonra beş on kefere kal’adan kaçûb islâm leşkere
geldiler ve gelen keferelerden müslüman olanlara iktâsına göre riâyet
ve ikrâm eyleyüb ve müslüman olmayanlara dahi ta’in virilüb ve
ayruca çadırlar virüb tımar ağaların yanında olurlardı...”
Bu durumda da yine Osmanlı’nın hoşgörü siyaseti ve adaleti dikkati
çekmektedir. Her reayaya uygulanan hükümler, sonradan Müslüman
olanlara da aynen uygulanmıştır. Aslı Nemçe olan bir nevmüslim lağımcının
bir lağımda yaptığı faaliyet de ilginçtir:
“...aslı nemçe olan bir nevmüslim lağımcı gördükde lağım yolu
kadar meşinden bir uzun sucuk ve lağım ağzından bir kürek peydâ idüb
ve taşra ol körük çekildikçe sucukdan lağmın nihâyetine havanüfûz
peydâ idüb ve kandiller ittifâdan masûn olmağla lağımcı elli kulaç
yir giderim dirken meşveret olub ve düşmân-ı hâksârın lağmına başartımızdan
haberdârdır şâyed ki ta’tilinde tâ’cil ideler ve münâsib olan
ateş virilmekdir deyû hazinesi bağlayub ateş virildikde...” .
Görüldüğü gibi, bu hoşgörü siyasetinin bir neticesi olarak,
sonradan Müslüman olan Nemçe asıllı bir kişi, tıpkı bir Osmanlı
askeri gibi fedakarca hareket etmiş, kendi bilgi ve tecrübelerini Osmanlılar
için kullanmıştır.
Adanın fethinin gerçekleşmesinden sonra İslam ile şereflenen
“kefere” askerinin sayısı 1920 olarak belirtilmiştir. Osmanlıların
fethettikleri yerin en büyük kilisesini camiye dönüştürüp, orada
ilk Cuma namazını kılmaları artık alışılagelmiş bir usuldü.
Girit’te de fethedilen yerlerin kiliseleri de camiye çevrilmiş, adada
birçok hayır kurumları vücuda getirilmiştir.
Özellikle Girit ile münasebetleri yüz yıla yakın süren Köprülü
ailesi, Kandiye kalesi içinde üçü türbe, ikisi mezar, biri çeşme,
biri sebilhane ve diğeri de cami olmak üzere birçok hayrat yaptırmıştır.
Kandiye’deki Fazıl Ahmet Paşa Camii, fetihten sonra bizzat paşa tarafından
inşa edilmiştir. Hanya’da Hünkâr Camii ve Yusuf Paşa Camii, Musa Paşa
Camii, Resmo’da Sultan İbrahim Camii, Valide Turhan Sultan Camii,
Kandiye’dekiler, IV. Mehmed Camii, Fazıl Ahmed Paşa Camii, Defterdar
Ahmed Paşa Camii, Sultan İbrahim Camii, Defterdar Mehmed Paşa Camii,
Valide Turhan Sultan Camii, Sadaret Kethüdası Mahmud Paşa Camii,
Ankebut Ahmed Paşa Camii, Reisülküttab Acemzade Hüseyin Efendi Camii,
Zülfikar Ağa Camii, Halep Valisi İbrahim Paşa Camii, Yeniçeri Ağası
Abdurrahman Ağa Camii, Kaplan Mustafa Paşa Camii adında toplam 18
caminin yapıldığı dikkati çekmektedir.
Kandiye Kara
Mustafa Paşa Camii
Girit’te birçok yerin fethedilmesinde çok büyük gayret sarf etmiş
olan Deli Gazi Hüseyin Paşa, Resmo’nun fethinden sonra burada yaptırdığı
eserlerle de bu çabalarını perçinlemiştir. Su kenarında bir cami,
bir zaviye, mülkhaneler, dükkanlar ve uçsuz bucaksız tarlalar vakfetmiştir.
Hanya’nın fethinden sonra Santa Nikola denilen kilise Hünkâr
Camii’ne dönüştürülmüştür:
“... üçü dahi câmi kılınub
biri Yusuf Paşa ve biri Musa Paşaya mansûb oldı. Bu mû’idler bût-ı
utâdan ve mezâristan ehli tuğyandan pâk olub tob rahneleri yayıldı. Hünkâr
câmi minber ve mihrâb ve mahfele muhtâc olmayûb bunların her birine münâsib
içinde birer makam olundı ancak tarz-ı İslâma nâsib kurdılar ve
bunlara mâl-i gazâdan evkâf-ı azîme ta’yin olundı ve iki hamam binâsı içün bir mu’temed tenbih ve ta’yin buyruldı...”
Yine Resmo’da büyük kilise IV. Mehmed’in emriyle camiye çevrilmiştir:
“...emr-i Sultan Mehmed Gazi Han Resmo’da büyük kilisanın biri pa(di)şah-ı
‘alempenâh ehl-i islâma câmi kılınub ve beş pâre karye vakf olundı”.
Yazmamızda bütün kiliselerin sayısının 300 olduğu belirtilmektedir.
Girit savaşı sırasında; Ağriboz, İnebahtı, Midilli, Kocaeli, Karlıeli,
Biga, Sakız, Nakşe, Mehdiye, Lefkoşa, Baf, Gerine sancaklarının
beyleri birer gemi ile, Rodos Beyi kendisinin bir, tersaneden verilmiş dört
gemi ile, Mezestire beyi biri yedek olmak üzere iki gemi ile donanmaya
katılmışlardır. Selanik, Değirmenlik, İskenderiye ve Dimyat beyleri
de birer gemi ile donanmaya ilhak etmişlerdir. Cezayir, Tunus ve Trablus
gibi Arap ocaklarının denizcileri de Osmanlı donanmasının en değerli
ve fedakar kısmını teşkil etmiştir. Donanma sefere çıkacağı zaman
şu uygulamalar yapılırdı. Donanma tersaneden ayrılmasına az bir
zaman kala kaptanpaşa baştardasına fener konur. Çıkmaya bir hafta
kala hareket alameti olarak filandıra çekilirdi. Bu filandıra için müneccimbaşı
tarafından uğurlu bir saat belirlenirdi. Donanma Akdeniz’e çıktıktan
sonra muharebe tertibatı alırdı. XVII. yüzyıl ortalarından itibaren
kaide üzerine yelkenli kalyonlar önde, arkasından maunalar ve daha
geriden de çekdiri denilen kürekli gemiler yürürlerdi.
Mareşal Montecuccoli,
bir çok batı diline çevrilerek klasik olmuş tabiye kitabında Osmanlı
Ordu ve Donanması'nı şöyle anlatıyor: "Osmanlı Devleti o
kadar kudretli ve kuvvetli bir İmparatorluktur ki, mükemmel eğitim görmüş
sayısız askerlerden oluşan ordusu her an savaşa hazırdır. İstenildiği
anda yürüyüşe geçebilen bu ordu her zaman emre âmadedir. Türkler'in
1660 yılında gemilere manda ve öküzleri koşarak Tuna yoluyla Belgrat,
Osiyek ve Budapeşte'ye çektirdikleri gemiler, taşıdıkları yiyecek ve
ağırlıklar akıl alacak gibi değildir. Osmanlılar bütün hileleri
kullanarak düşman casuslarına daima ters hedef verirler. Her
seferindeki hileleri de bir öncekinden farklıdır. Nitekim herkesi
Venedik seferi yapacaklarına inandırıp birden Transilvanya'da görünen
Türk Donanması, şaşkınlığa sebep olmuştur. Tıpkı Malta'ya
gidecekleri söylentisini yayıp Girit'e sefer yaptıkları gibi.. Osmanlı
Ordusu'ndaki sanat erbabı işçi çeşit ve sayısı şaşılacak kadar
çok olduğu gibi kılavuz ve casusları da çoktur. Diğer milletlerin
dayanamadıkları zorluklara ise Osmanlı Ordusu alışıktır."

Girit'e İnşa
Edilen Şanlı Türk Kalesi
Sarf olunan mühimmat, adanın iaşesi:
Osmanlı ordusu ve donanmasında kullanılan malzemeler çok çeşitliydi.
Bunlardan en önemlileri top (şahi, balyemez, darbzen, kolonborna, havan
vb.), kumbaralar, tüfek, barut, top arabaları, zift, neft, kürek,
balta, deri torbalar, ok, yay, kılıç, nakil hayvanları, çeşitli
madenler (demir, kurşun, kalay, bakır vs.), top kalıpları için iyi
toprak, kereste, fitil vb. gibi malzemelerdir.
"Girid Cezire Tarihi" adlı eserde; top güllesi 199775, barut
kantar 111313, kazan kumbarası 75325, şişe kumbara 126885, tunç
kumbara 185852, havan taşı 132822, lağımlar 3960, kafirden atılan boş
kalan lağımlar 2429 adet olarak verilmektedir.
Vahit Çabuk, Kandiye kuşatması sırasında 1999.70 adet gülle,
1.113.000 kantar barut, 428.000’den fazla humbara ve 139.000 havan güllesi
kullanılmış olduğunu belirtmektedir.
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde ise bu sayılar şu şekildedir:
“Bizden atılan büyük kazan kumbaralar: 55222, bizden atılan küçük
kumbaralar: 200.000, barud-ı siyah: 111312, bizden atılan sagir ve kebir
top güllesi: 1.471.475, lağımlar: 2660”.
Tevârih-i Feth-i Kal’a-i Kandiyeli Köprülü Sadr-ı a’zam Ahmed Paşa
isimli eserde ise şu şekildedir:
“iki senede giden barut ber mûcib-i defter elli bin kantar barut masraf
olûb beher kantar kırkar guruşa olmak üzeredir ve otuz bin kebir
kumbaraki her dânesi yigirmişer guruşa olmuşdur gülle ve sâ’ir âlât
ve tunç el kumbaraya gelmen iki yüz bin vukıyye bakır ve tunç el
kumbarasına masraf olmuşdur sekiz bin beldâr beher nefer yüz guruşa
ve üstâd olanlara yüz elli ve iki yüz guruş ile dutulurdı, bu kadar
cenk ve harb ve hazine masrafı bir tarihde olmuş değildir ve ne olacakdır...”
Bir tabyanın fethi sırasında ele geçirilen bir küffarın “müslümanların
el kumbarası olmasaydı bu divarı ve tabur parmaklığını bir senede söküb
hendeğe dahi geçemezler” demesi üzerine bir gün içinde bin adet
tunc el kumbarası dökülmüştür. Ayrıca yine bu muhasara esnasında
donanma, kara askerine de yardım etmiş, Kara Hace Paşa ile 2000 kadar
levend, 4000 kadar kürekci, 10 adet balyemez top, zağarcıbaşı ile
2500 levend daha gönderilmiştir.
Muhtelif zamanlarda çeşitli asker grupları, çok miktarda mühimmat ve
levazım (özellikle Eyüp çamuru) bakır, kurşun gibi ihtiyaçlar gönderilmiştir.
Bazan adanın iaşesi konusunda zorluklarla karşılaşılmış, donanma
zahire ve mühimmatı uygun bir limana bırakacağı yerde ulaşılması
daha güç olan yerlere bırakmıştır:
“...cenâb-ı serdâr-ı bülend-i iktidâr Girid ceziresinin cümleden
‘asir olan ahvâl-i Hanya ve Resmo ve Yerapetre nâm iskelelere boşadılan
zâhire ve cebhâne ve mühimmât-ı sâ’irenin ordu-yı hümâyûna
nakl olunmasıdır ve zikr olan iskeleler ise pek yakın olanı on dört
on beş sa’atlik yerdür ve dahi yolları dağıstan ve sa’ab ve inişi
ve yokuşı ziyâde olmağın a’mâl olunan davar dahi çok dayanmayub
telef olmağla bi’z-zarûre tedâriki ile tekayyüd iktizâ etmeğin
orduyı hümûyûna beş sa’atlik yerde Çanak limanı nâmına bir küçük
liman olub gecede ve gündüzde Resmo ve Hanya’da olan zâhire karadan
nakli mümkün olmayacağına ve bundan ma’âdâ iri tob dahi kundakları
ve tobhâne mühimmâtı kâh çekdirme gemisi ve kâh fırkatuna ve kayıklara
ile vâzı’ idüb nakli ve getürmek olunub düşmân gemileri üzerlerine
gelürse şerrinden emin olmağın mezbûrda bir palanka yapılub ve birkaç
tobları vâzı’ olmak üzere karar virilüb...”
Tophaneye lazım olan çamur ve tuğla gemilerle irsal olunmuş, Kağıdhane
çamuru diğer devletlere de lazım olduğundan Fransız, Felemenk, İngiliz
ve Ceneviz taifelerinin bazargan gemileri sandallar ile gece sefinelerine
götürmelerinin padişah tarafından duyulup, yasaklanması uygun görülmüştür.

Girit'de Hillalli Burçlar Yükseliyor
Yine Girit’te savaşan asker için gerekli olan levazım konusunda da çeşitli
emirler gönderilmiş ve bunların teminine çalışılmıştır. Dört
bin kıyye revgan-ı zeyt, dört bin kıyye revgan-ı sade, üç bin kile
hınta ve bin kıyye asel ve peksimat tedariki konusunda İzmir Kadısı’na
emir gönderilmiş, bunların gemilere yüklenerek Girit’e gönderilmiş
ve Girit defterine mesarifat olarak kaydedilmiştir.
Kandiye muhasarası esnasında ehl-i islamın sıkıntı çekmemesine
gayret edilmiş ve asker bundan dolayı memnun olmuştur. Oysa ki Deli
Gazi Hüseyin Paşa’nın döneminde kapudan paşadan top, barut, asker
vesair levazımat talep edilmiş, kapudan paşa “biz derya memurız”
diyerek talebini reddetmiştir. Yine Deli Hüseyin Paşa’nın Kandiye
muhasarası esnasında askere imdad gelmemiş ve açlıktan sefere soğukluk
gelmiştir. Girit savaşı için salınan fermanlarla Anadolu’dan çeşitli
zamanlarda malzeme toplanmıştır. Örneğin; Gelibolu kadısından elli
bin, Silistre ve Babadağı’ndan yirmi bin ok istenmiştir.
Şehit olanların sayısı:
"Girid Cezire Tarihi" adlı eserde şu sayı listesi verilmiştir:
“Zilhicce 1077’den fethine dek şehid olanlar: Paşalar: 15, Çorbacılar:
84, Çavuş: 164, Yeniçeri: 25.639, Zu’amâ ve Erbâb-ı Tımar:
37.645, Serdengecdi Sipahileri: 42.965, Alaybeyleri: 799, Cebeciler:
69.850, Tobcılar: 22.965, Lağımcılar: 29.965, Garip Yiğitler: 7.900, YEKÛN:
244.647”
Bu yekun, verilen rakamlar toplandığında tutmamaktadır. Burada da bir
istinsah hatası olabileceği ihtimali vardır. Bu sayı, Hikâyet-i Azîmet-i
Sefer-i Kandiye isimli eserin verdiği sayıyla aynıdır. Hıristiyanların
sayısı hakkında herhangi bir bilgi bulunmazken firar eden kafirlerin
sayısı 1925 olarak verilir.
Nuri Adıyeke, 1645 yılındaki savaşlarda 20 bin Osmanlı askerinin şehit
olduğunu yazar. Hikâyet-i Azîmet-i Sefer-i Kandiye isimli yazma eseri
konu alan çalışmasında belirttiği Kandiye muhasarası esnasında şehit
olanlara ait 244.647 kişilik liste de ona göre yanlış istinsahların
sonucu ortaya çıkmış abartılı bir rakamdır. Bu eserin Ankara nüshasında
belirtilen 100.185 sayısını daha gerçeğe yakın bulur. Feth-i
Kandiye’de ise 78.586 sayısı sadece burada ölenlerin sayısıdır.
Ahmed Refik’in verdiği sayı 108.000’dir. Fosses 100.000 Türk öldüğünü
yazarken, bazı Batılı yazarlar da 110.000 rakamını verir.
Ölen Hıristiyan askerler konusunda Evliya Çelebi’nin ifadesinde şu
sayı yer almaktadır: “Kale içinde bizim attığımız top, lağım
vs. ile ölenlerin sayısı 88.000 olmuştur.”
“Kandiya muhasarası ve cenk ve harbi bu güne gelince iki sene ve bir
ay oldı bin yetmiş yedi senesinin Zi’l-hiccesinden bin seksen
Muharreminin ibtidâsına gelince vâki’ olan harb ü kıttâl üç bin
lağımdan mütecâviz oldı, sadr-ı a’zam sekbânlarından hemân bin
beşyüz sekbân şehid olmuşdur kalan ağvâs ve hizmetkârdan gayri
yeniçeri kapusu dört beş kerre kapu olub üçer dörder bir nefer yazılub
ve şehid olmuşdur sadr-ı a’zama gelen on sekiz bin yeniçeri kapusu dört
beş kerre yeniçeriden gayridir ve sipâh ve silahdâr ve serdengecdileri
dört bin nefer yazılub ancak bu güne gelince bin altıyüz baki kalmışdır
ve iki def’a dörder bin beldâr ve lağımcıdan ancak bin nefer kalmışdır
erbâb-ı tımardan ve paşalı bunlar bu hesabda dâhil değillerdir”.
Osmanlı Devleti, stratejik bir mevkide bulunan Girit adasını uzun süreden
beri fethetmenin fırsatını kollamış, siyasî ve ekonomik şartların
uygun olduğunun düşünüldüğü ilk anda, Sünbül Ağa hadisesi
vesilesiyle, Venedik Cumhuriyeti’ne savaş ilan etmiştir. 24 yıl süren
ve birçok cephede sürdürülen mücadeleler neticesinde 5 Eylül 1669
tarihinde yapılan bir barış anlaşmasıyla bu fetih gerçekleştirilmiştir.
Yirmi dört yıl süren bu savaşın sonunda 5 Eylül 1669 tarihinde 18
maddelik bir barış anlaşması imzalanmıştır.
Osmanlı Devleti Girit Valileri

Osmanlı
Giriti
-
Yusuf Paşa 1648
-
Hasan Paşa
-
Silahtar Ağa
-
Kalaylıkoz Hacı Ahmed Paşa 1701-1704
-
Abdullah Paşa 1704
-
Hüseyin Paşa 1713
-
Kara Mehmet Paşa 1713
-
Silahtar İbrahim Paşa 1718-1719
-
Esat Paşa 1719
-
Çerkes Osman Paşa 1720
-
Osman Paşa 1723-1724
-
Hüseyin Paşa 1724-1725
-
Koca Mehmet Paşa 1725-1726
-
Osman Paşa 1726
-
Hacı Halil Paşa 1728-1729 d. 1733
-
Mehmet Paşa 1730-1731
-
Şahin Mehmet Paşa 1731
-
Azimzade İsmail Paşa
-
1731-1732 | Hacı Halil Paşa (2.) 1732-1733
-
Hacı Ali Paşa 1733-1734
-
Hafız Ahmet Paşa 1734-1735
-
Hacı Hüseyin Paşa 1735-1736
-
İsmail Paşa 1736-1737
-
Hacı İvazzade Mehmet Paşa 1737-1740 d. 1743
-
Hüseyin Paşa 1740-1741
-
Sarı Mehmet Paşa 1742
-
Hacı İvazzade Mehmet Paşa (2.) 1742-1743
-
Numan Paşa 1743-1745
-
Ali Paşa 1745-1746
-
Köprülüzade Ahmet Paşa 1746-1747
-
Elçi Mustafa Paşa 1747-1750
-
Mustafa Paşa 1750
-
İbrahim Paşa 1750-1751
-
Numan Paşa 1751-1754
-
Damat Melek Mehmed Paşa 1754-1755
-
Mehmet Sait Paşa 1755
-
Ali Paşa 1755-1757
-
Mehmet Paşa 1757-1758
-
Kamil Ahmet Paşa 1758-1764
-
Tosun Mehmet Paşa 1764-1766
-
Hüsnü Paşa 1766-1768
-
Feyzullah Paşa 1768-1769
-
Tokmakzade Hasan Paşa 1769-1770
-
Ampra Süleyman Pasha 1771-1773
-
Cezayirli Gazi Hasan Paşa 1773-1774
-
İbrahim Paşa 1774
-
Derviş Ali Paşa 1774-1776
-
Kara Ahmet Paşa 1776-1778
-
İbrahim Paşa (2.) 1778
-
Hacızade Mustafa Paşa 1778-1779
-
Mirahor Mustafa Paşa 1779
-
Mehmet Emin Paşa 1779-1780
-
Hacızade Mustafa Paşa (2.) 1780
-
Aslan Paşa 1780-1783
-
Kassupis Seyit Ali Paşa 1783
-
Abdullah Paşa 1783-1784
-
Ekmezi Mehmet Paşa 1784-1786
-
Zorlu Süleyman Paşa
1786-1787
-
Mehmet Paşa 1787
-
Hacızade Mustafa Paşa (3.) 1787
-
Mehmet İzzet Paşa 1787
-
Ekmezi Mehmet Paşa (2.) 1788-1789
-
Azamzade Abdullah Paşa 1789
-
Yusuf Paşa 1789-1790
-
Hüseyin Paşa 1790-1793
-
Hasan Paşa 1793-1797
-
Ferhat Paşa 1797
-
Sait Hafız Pasha 1797-1798
-
Mehmet Hakkı Paşa 1798-1799
-
Tahir Paşa 1799-1801
-
Sami Paşa 1801-1802
-
Ardinli Mehmed Paşa 1802-1803
-
Abdullah Derviş Paşa 1803
-
Mustafa Hasip Paşa 1803-1804
-
Mehmet Hüsrev Paşa 1804-1805
-
Vani Mehmed Paşa 1805
-
Osman Paşa 1805-1806
-
Sait Hafız Paşa (2.) 1806-1807
-
Kadri Paşa 1807-1808
-
Maraşlı Ali Paşa 1808-1809
-
Kadri Paşa (2.) 1809-1810
-
Hafız Paşa 1810-1811
-
Sami Bekir Paşa 1811-1812
-
Kürt Hacı Osman Paşa 1812-1815
-
Ibrahim Paşa 1815-1816
-
Vahit Fazıl Paşa 1816-1819
-
Keçiboynuzu İbrahim Hilmi Paşa 1819-1820
-
Şerif Paşa 1820
-
Sait Lütfullah Paşa 1820-1826
-
Kara Süleyman Paşa 1826-1829
-
Mehmet Zehrap Paşa 1829-1830
-
Giritli Mustafa Naili Paşa 1830-1851
-
Salih Vamık Paşa 1851-1852
-
Mehmet Emin Paşa 1852-1855
-
Veliüddin Paşa 1855-1857
-
Abdurrahman Sami Paşa 1857-1858
-
Hüseyin Hüsnü Paşa 1858-1859
-
İsmail Rahmi Paşa 1859-1861
-
Hekim İsmail Paşa 1861-1866
-
Giritli Mustafa Naili Paşa (2.) 1866-1867
-
Hüseyin Avni Paşa 1867 d. 1876
-
Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa 1867
-
Hüseyin Avni Paşa (2.) 1867-1868
-
Arif Efendi (vekaleten) 1868
-
Küçük Ömer Fevzi Paşa 1868-1870
-
Rauf Paşa 1870-1871
-
Küçük Ömer Fevzi Paşa (2.) 1871-1872
-
Redif Paşa 1872 | Saffet Paşa 1872-1873
-
Rauf Paşa (2.) 1873-1874
-
Hasan Sami 1874-1875
-
Redif Paşa (2.) 1875
-
Ahmet Muhtar Paşa 1875-1876
-
Hasan Sami (2.) 1876-1877
-
Kostakis Adossidis Paşa 1877-1878
-
Ahmet Muhtar Paşa (2.) 1878
-
İskender Paşa (Alexandros
Karatheodory) 1878-1879
-
Ioannis Photiades Paşa 1879-1885
-
Ioannis Savas Paşa 1885-1887
-
Kostakis Anthopoulos Paşa 1887-1888
-
Nikolakis Sartinki Pasha 1888-1889
-
Hasan Rıza Paşa 1889
-
Şakir Paşa 1889-1890
-
Kabaağaçlızade Ahmed Cevat Paşa 1890-1891
-
Mahmut Celalettin Paşa 1891-1894
-
Turhan Paşa 1894-1895
-
İskender Paşa (2.) 1895-1896
-
Turhan Paşa 1896
-
Abdullah Paşa 1896
-
George Berovich Paşa 1896-1897
-
Muşavir Paşa 1897
-
Photiades Karatheodory 1897
-
Kabaağaçlızade Ahmed Cevat Paşa (2.) 1897-1898
-
Ethem Paşa 1898 d. 1909
"Girid
Cezire Tarihi"

|