Kaptan Paşa'nın 

Görev ve Yetkileri

 


Divan-ı Hümayun'un Bir Üyesi Olarak Çalışmak


Kaptan Paşa'nın en önemli görevi Divan-ı Hümayun toplantılarına katılarak denizcilikle ilgili sorunları çözüme ulaştırmaktı. Kaptan Paşa Divan-ı Hümayun'un doğal bir üyesiydi. XVII. yüzyıl başlarında Osmanlı merkez örgütünü yerinde görüp inceleyen ünlü tarihçi Baudier, Kaptan Paşa'nın Divan-ı Hümayun'a katıldığını, eğer rütbesi vezir değilse bütün paşaların en arkasında yer aldığını; eğer rütbesi vezir ise Vezir-i azam'a daha yakın bir yerde oturduğunu belirtmiştir. XVII. yüzyılın ikinci yarısında yazılan Tevkiî Abdurrahman Paşa Kanunnamesinde ise, Kaptan Paşa'nm ancak vezir ise; o da arz günlerinde Divan-ı Hümayun'a katılabileceği ifade edilmiştir. Son dönemlerdeki araştırmalarda da Kaptan Paşa'nın ancak "vezir" ise Divan-ı Hümayun üyesi sayılabileceği ortaya konmuştur. Şu durumda Baudier'in "Kaptan Paşa vezir değilse de Divan-ı Hümayun'a katılır, ancak en arkada yer alır" ifadesi şöyle yorumlanabilir: Vezir rütbesinde olmayan yöneticiler Divan-ı Hümayun üyesi sayılmazlar. Bu durumda Kaptan Paşa vezir rütbesinde değilse, sadece kendisinden bilgi alınmak üzere oraya çağrılmış olabilir. Yoksa, kendisinin Divan-ı Hümayun'un doğal üyesi olabilmesi için mutlaka vezir rütbesinde olması gerekir. İşte, Kaptan Paşa vezir rütbesinde ise, arz günlerinde Divan-ı Hümayun'a gelip derecesine göre diğer vezirlerin yanında otururdu. Denizcilik işleriyle ilgili olup Divan-ı Hümayun'a gelen davalar kendisine havale edilir, Kaptan Paşa bu davalar için şahsına ayrılan yerde oturur ve gereken kararları verirdi. Divan-ı Hümayun'da önceleri üzengi ağalarıyla müşterek bir sofraya oturan Kaptan Paşalar, zamanla itibarları çoğalınca müstakil bir sofra sahibi de olmuşlardır. Kaptan Paşa'nın Divan-ı Hümayun'a katılabilmesi açısından bir özelliği daha dikkat çekmektedir: O, her yıl Donanma ile uzun bir süre için denizlere açılır ve merkezden uzaklaşırdı. Denizlerde olduğu sürece Divan-ı Hümayun toplantılarına katılabilmesi de elbette mümkün olamazdı. 

 

 

Kaptan Paşa'nın Divan-ı Hümayun'dan başka değişik divanlarda da görevi bulunmaktaydı. Bu divanlar içinde en önemlisi, kuşkusuz Vezir-i Azam'ın Divanı olan İkindi Divanıydı. Divan-ı Hümayun'da arara bağlanması gereksiz görülen işler ile doğrudan doğruya Vezir-i azam'ın çalışma alanına giren şler İkindi Divanı'nda görüşülürdü. Divan-ı Hümayun toplantılarının öğle vaktine kadar bitirilmesi kanun olduğu için, orada görüşülemeyen konular da İkindi Divanı'nda karara bağlanır, ancak daha sonradan tekrar Divan-ı Hümayun'da görüşülebilirdi.

 

 

İkindi Divanı'na Nişancı hariç, Divan-ı Hümayun'a katılan üyelerin ihtiyaca göre hepsi ya da bir bölümü katılırdı. Bu görevliler arasında kuşkusuz Kaptan Paşa'nın da adı vardır. Öte yandan Kaptan Paşa'nın, hemen karara bağlanması gerekli, çok ivedi ve önemli bir durumla karşılaşıldığı zaman Padişah başkanlığında toplanan Ayak Divanı'nda da yeri bulunmaktaydı; çünkü bu divanda Divan - ı Hümayun üyeleri ve gerekli görülen tüm devlet adamları hazır bulunurdu. Yine, çok büyük bunalım anlarında Padişah veya Vezir-i Azam'ın, devlet yönetiminde çalışan ve çalışmış tüm belli başlı görevlileri topladığı ve herkesin görüşünü serbestçe söyleyebildiği Meşveret Yöntemi'nde de Kaptan Paşa'nın yerinin olacağı tartışılmayacak kadar açıktır. 

 


Kaptan Paşa'nın Tersane'de de davalara bakma görevinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Kaptan Paşa bir davayı kendisi çözümleyebileceği gibi, lüzum gördüğünde onu kadı mahkemesine de havale edebilirdi. Kaptan Paşa Donanma ile sefere çıktığı zaman da, kendi huzurunda ceza ve hukuk davalarını dinler, onları karara bağlardı. Donanmada bir de kadı bulunur, Şer'î hükümleri o verirdi. Devletin yüksek memurlarından ve en yetkililerinden biri olarak Kaptan Paşa da, Padişah veya Vezir-i Azam'dan aldığı yetkiye dayanarak, sefer sırasında gerekirse idam hükmünü verebilirdi. Şüphesiz barış zamanında da, Tersane bölgesinin asayişini sağlamak üzere Siyaseten Kati yetkisini kullanabilirdi. Görüldüğü gibi, Kaptan Paşa'nın çeşitli divanlarda yargılama yetkisi mevcuttur. Denizcilik gibi oldukça önemli bir alandaki yargılama yetkisinin Kaptan Paşa tarafından kullanılması bir yandan devlet işlerinde işbölümünün başarıyla uygulandığını göstermekte, bir yandan da devletin düzenli bir hiyerarşiye tabi olduğunu kanıtlamaktadır.


Donanmaya Komuta Etmek

 

 

Osmanlı Devleti 'nin ilk zamanlarında Padişah veya Vezir-i azam'in, onlar savaşa katılmadıkları zaman ise "Serdar" tayin edilen bir vezirin Donanmaya komuta ettiği görülmektedir. Zamanla Akdeniz ve Karadeniz'in Türk egemenliğine girmesiyle Donanmanın önemi artmış, Kaptan Paşalar da deniz savaşlarının komutasında yer almaya başlamışlardır. Bir süre "Serdar" olarak Donanmanın başına atanan vezirin emri altında, çifte kumanda sistemi içinde görev yapan Kaptan Paşalar, bu sistemin zararlarının anlaşılması üzerine, zamanla Donanmanın tek yetkili kişisi durumuna yükselmişler ve komutasını üstlenmişlerdir. Donanma'nın başkomutanı olarak Kaptan Paşa herşeyden önce II. Beyazıt döneminden itibaren Doğu Akdeniz'de ticaret güvenliğini sağlamakla görevlendirilmiştir. Bu sebeple her yıl Rûz-i Hızır'ı müteakip Donanma ile Akdeniz'e açılan Kaptan Paşa, Fas'a kadar tüm sahilleri tarayarak Eyaletinin sancaklarını kontrol eder, bu arada korsanları da izleyip İstanbul'a dönerdi. XVII. yüzyılda Karadeniz'de Rus ve Kazak korsanlarının türemesi üzerine, Karadeniz'in emniyetinin sağlanması görevi de Kaptan Paşalara verilmiştir.

 

 

Deniz savaşı sırasında Kaptan Paşa'nın Donanma ile birlikte savaş alanında bulunması zorunluydu. Kaptan Paşa ihtiyaca göre, bazen kara seferinde de görevlendirilebilirdi. Buna karşılık deniz seferlerine çıkılacağı zaman deniz kuvvetlerinden başka askerî birliklere de ihtiyaç duyulabilir, ancak bu durumda onların komutası, Kaptan Paşa'dan daha kıdemli olan Donanma Serdarı'na bırakılırdı. Kaptan Paşa ise sadece kendi mensuplarının idaresinden sorumlu sayılır, yetkilerini aşması onun görevinden azli sonucunu doğururdu. Kaptan Paşa komutasındaki Osmanlı deniz kuvvetleri başlıca iki sınıfa ayrılmaktaydı: Bu sınıflardan biri sanatkârlardı. Tersane'nin esas erkânı sayılan sanatkârlar kaptanlar, reisler, kalafatçılar, kumbaracılar, marangozlar gibi sanat erbabından oluşmaktaydılar. Onlara "Tersane Ricali" de denilmekteydi. Bu sınıfın maaşları diğer çalışanlara göre yüksek ve dolgundu. Diğer sınıf ise gemilerdeki cenkçi askerlerdi ki, onlara "Azap" adı veriliyordu. Gemilerin kürekçileri ise mahkumlardan, esir edilen Hristiyanlar'dan oluşmaktaydı. Harp sırasında Donanmaya cenkçi olarak Yeniçeri ve Cebeciler'in de ilâve edildikleri görülmektedir. Kanunî Sultan Süleyman döneminde merkezi Gelibolu Sancağı olmak üzere Kaptan Paşa Eyaleti kurulmuş, bu büyük eyalete bazı sancaklar dahil edilmiştir. Kaptan Paşa Eyaleti'ne bağlı bulunan bu sancaklardan savaş sırasında Donanma hizmetine 4000-4500 kadar asker gelir, bunlar Kaptan-ı Derya Kalemi'ne kaydolunurlardı. Azapların da ilâvesiyle o tarihlerde bahriye askerlerinin sayısı 6000'i geçkin olarak hesaplanmıştır.


Diğer Görevleri

 

 

Kaptan Paşa Bahriye'ye ait büyük küçük her türlü tayinden de sorumluydu. Ayrıca Derya Kalemi'ne ait olan zeamet ve tımarların dağıtımını de tek başına yapabilirdi. Ancak ilk defa verilecek tımarlar için Vezir-i Azam'a telhis sunmak zorundaydı. Öte yandan, alanı ile ilgili önemli bazı işleri de Vezir-i Azam'a arz etmesi gerekiyordu. Bu ve bunun gibi birkaç sınırlama dışında, Kaptan Paşa'nın denizcilikle ilgili pek çok konuda Padişah adına hüküm yazmaya ve tuğra çekmeye yetkili olduğu görülmektedir. Kaptan Paşa Tersane'nin bulunduğu Haliç ve çevresinin asayişinden de sorumlu idi. Her gece, onun emrindeki kaptanlardan otuzbeşi, yanlarında üçyüz kadar deniz piyadesi olduğu halde bölgede nöbet tutar ve sokakları dolaşırdı. Bütün görevleri bir arada düşünüldüğünde denilebilir ki; Kaptan Paşa Padişah'ın mutlak egemenlik yetkisini kullanan bir kamu görevlisi olarak oldukça geniş yetkilerle donatılmış, O'na görevini gereği gibi yerine getirebilmesi için büyük bir serbesti tanınmıştır. Fakat sonuçta kendisinin de merkezî otoriteye sıkı sıkıya bağlı bir görevli olduğu unutulmamalıdır. Bu görünüşüyle Kaptan Paşa, diğer "Ulema Dışı Askerîler" gibi her an görevden alınabilir ve değiştirilebilirdi. Osmanlı devlet teşkilatındaki diğer görevliler gibi, onun makamı için de bir garanti ya da güvence söz konusu değildi.


Kaptan Paşalık Makamına Vekalet

 

 

Kaptan Paşa İstanbul'da bulunurken kendisine Akdeniz'de Rodos Beyi vekâlet ederdi. Bu mevki filokomutanları arasında Kaptan Paşa'dan sonra en yüksek makam olup, oradan Kaptan Paşalığa yükselebilmek mümkündü. Örneğin 1644-1645 yılları arasında Kaptan Paşalık yapan Ebu Bekir Paşa'nın durumunda olduğu gibi. Kaptan Paşa'nın İstanbul'daki yardımcısı ise Tersane Kethüdası idi. Bu kişiyi önceleri Kaptan Paşa seçerken, zaman içinde Kethüdalığın öneminin artması üzerine bu kişi artık merkezden atanmaya başlanmıştır. Zaman zaman Tersane Kethüdalığı'ndan Kaptan Paşalığa geçen kişilere de rastlanmaktadır. Örneğin 1642-1643 yılları arasında Kaptan Paşa olan Uzun Piyale Paşa bunlardan biridir. Tersane Kethüdalığı III.Selim döneminde 1804 Bahriye Kanunnamesi ile "Umûr-i Bahriye Nazırlığı" ismini almış, IV.Mustafa döneminde ise bu kurum geliştirilmiştir. Halil Rıfat Paşa'nın Kaptan Paşalığında "Tersane Müdürlüğü" şekline konulan Kethüdalık, Firârî Ahmet Fevzi Paşa'nın Kaptan Paşalığı zamanında da (1836-1839) Bahriye Müsteşarlığı'na çevrilmiştir. Görüldüğü gibi, Osmanlı merkez örgütünde yer alan tüm memurluklarda olduğu gibi Kaptan Paşa'nın da düzenli bir hiyerarşiye tâbi çeşitli yardımcıları bulunmaktadır. Bu kişiler görev ve sorumlulukları çok geniş olan Kaptan Paşa'nın iş yükünü hafifletmektedirler.


Kaptan Paşa Eyaleti

 


Kaptan Paşa Eyaleti'ne "Cezayir Eyaleti" de denmekteydi. Kaptan Paşa Eyaleti de diğer eyaletlerde olduğu gibi çeşitli sancaklardan meydana geliyordu ve bu sancaklar devletin sınırlarının genişlemesine paralel olarak XVII. yüzyılda haslı ve salyâneli olarak iki kısma ayrılmışlardı. Bunlardan Gelibolu-Ağrıboz, İnebahtı, Midilli, Sığacık, Kocaeli, Karlıeli, Rodos, Biga ve Mezistre sancakları haslı; Sakız, Nakşe (Naksos) ve Mehdiye sancakları ise salyâneli (yani yıllıklı) sancaklardı. Kaptan Paşa Eyaleti'nin sınırları ve bu eyalete bağlanan sancaklar devletin sonraki dönemlerinde çeşitli toprak kayıpları ya da yapılan kanunî düzenlemeler sonucunda değişikliklere uğramıştır. Kaptan Paşa Eyaleti'nin sancaklarından Sığla Sancağı (İzmir ve yöresi) Tersane Kethüdesı'nın hasıydı. Bir başka deyişle Sığla'nın sancakbeyi aynı zamanda Tersane Kethüdası idi; ama bu kişinin görev yeri İstanbul'daydı. Kaptan Paşa Eyaleti'nin sancakbeyleri tımarlı sipahi ve Zaimleriyle birlikte Donanma ile sefere katılmak zorundaydılar; ancak sefer için daha fazla askere ihtiyaç duyulduğu zamanlarda, Kaptan Paşa Eyaleti'ne bağlı olmayan sancaklardan da deniz seferine asker alındığı olmuştur.

 

 

Kaptan Paşa Eyaleti'ne bağlı sancakbeylerine "Derya Beyleri" adı verilmekteydi. Bunlar sefer zamanlarında kendi has ve salyânelerine göre birer, ikişer ya da üçer kadırga ile Donanma'ya katılırlardı. Böylece XVII. yüzyılın ortalarında, bir deniz seferine sadece Kaptan Paşa Eyaleti'ne bağlı sancaklardan 138 zaim ve 1434 tımarlı sipahi ve 4500 kadar cebelinin katılabildiği hesaplanabilmektedir. Görüldüğü üzere Kaptan Paşa aynı zamanda bir eyalet yöneticisidir. Kendi Eyaletine bağlı her bir sancak düzenli bir hiyerarşi içinde Kaptan Paşa'nm sıkı denetimine tabi tutulmuştur. Kaptan Paşa Eyaleti'ne bağlı her bir sancağın sefer sırasında belli sayıda gemi ve asker sağlama zorunluluğu, Osmanlı Donanması'nm tıpkı kara ordusu gibi oldukça düzenli bir şekilde işlediğini göstermektedir.


bottom.jpg - 12098 Bytes